Çarşamba’yı Ne Alır?

 

“İyi eserler bırakmak

asla bir ticari kaygı gözetmeksizin

ve diğer hiçbir beklenti içerisinde olmadan

  niteliğe, sadece niteliğe yatırım gerektirir.”

 

 

Türküler nasıl “yakılır” bilir misiniz?

Adamın biri öylece oturup “Ya bu Çarşamba’yı alsa alsa kesin sel alır.” deyip de mi yazmıştır bu türkünün sözlerini? Ne dersiniz?

Bir türkü öyle kolay kolay “türkü” olmaz.

Onun mayasında yüzyıllar öncesine dayanan aşklar, kederler, dertler, bazen sevinçler ama ekseriyetle acılarla yoğrulmuş, örf, adet, gelenek ve göreneklerle de harmanlanmış bir geçmiş yatar.

Anası eline kına yakıp oğlunu askere gönderir ve ardından şehadet haberi gelir, delikanlı yârinden ayrılır kendini yardan atar, yiğit gurbete gider, sevdiğini el alır ve bunun gibi halka mal olmuş dertler, kahırlar, sevinçler dile düşer söz olur, ağıt olur, bozlak olur, mani olur, destan olur, deyiş olur, maya olur, koşma olur, yol havası olur ve sonunda saza düşer de türküleşirler.

Bundan dolayıdır ki çekilen acılarla birlikte yanarlar da “yakılır”, yapılmazlar zaten.

Tabi yapılanları da vardır ancak ömürleri kısa olur bunların. Adamın biri bir gece oturur alır eline sazını, iki kadeh rakı içerken iki türkü “yapar” sana hemen; sabaha yayınlanır, üç gün sonra da unutulur gider sabun köpüğü gibi.

İçinde bulunduğumuz postmodern pazarlamanın satış felsefesi de bundan önceki dönemlerde olduğu gibi bu “hızdan” beslenir.

Çabuk üret, hemen satılsın, hemen tüketilsin, tüketen tükettiğini unutsun, unutsun ki sen de hemen yenisini sür piyasaya, unutsun ki bir sonraki üretileni hemen alıverebilsin. Sen hemen yenisini yap ama, o da bir an önce tüketilsin ve unutulsun ki bir başkasını daha satabilelim.

Ama iyi eserler o “yakılan” türkülere benzerler. Öyle kolay kolay meydana gelmez, kolay kolay da tüketilemezler.

Johann Wolfgang von Goethe, Faust’u 60 yılda tamamlamış. Eserin beş perdelik operasını yazan Fransız müzisyen Charles François Gounod, bu eseri için 20 yılını harcamış. Müzikologlara göre bestecinin yaşamı boyunca yaptığı en mükemmel eser olarak kabul görür halâ bu opera.

Ahmed Arif, “Ay Karanlık” şiirindeki, “Maviye, maviye çalar gözlerin” dizesini şiire oturtmak için tam 16 yıl beklemiş.

Katalan mimar Antoni Gaudi’nin, 1883 yılında başladığı, tam adı “Templo Expiatorio de la Sagrada Familia” (Kutsal Aile Kefaret Tapınağı) olan Barselona’nın simgesi ve yüzyılın mimari kurallarını hiçe sayan katedralin yapımına hala devam ediliyor.

Gaudí, La Sagrada Familia’yı yapmaya 1883’te başlamış ve tüm diğer işlerini bırakıp kendini bu eserin tamamlanmasına adamış; sırf bu yüzden 1908’den itibaren stüdyosunu da bu inşaata taşımış ve ölümüne dek burada yaşamış.

Gaudí bu eserine neredeyse ömrünü adamış ama bu muhteşem yapının bir kulesini ve apsis duvarlarından oluşan girişini tamamlayabilmiş sadece. İnşaat hala devam ediyor. Umarım Gaudi’nin 100. ölüm yılı olan 2016’da tamamlanır.

İyi eserler meydana getirmek sanatçının konusuyla alâkalı uzun yıllara dayalı tecrübesi, kendisinden önce ilgili deneyimleri olan diğer ustaların otoriteler tarafından kabul görmüş eserleri hakkında bilgi sahibi olması, okuması, okuduklarını uygulaması, kendi geçmiş deneyimleriyle karşılaştırması, bunlardan dersler çıkartması ve tekrar doğruyu bulmak adına bütün bunları defaten yineleyip, içselleştirilmesini gerektirir.

Arthur Schopenhauer, “Okumak Yazmak ve Yaşamak Üzerine*” adlı kitabında aynen şöyle der:

“…söz gelimi sebepsiz gürültü şamata koparan, hatta yayın hayatına çıktıklarının ilk ve son gününde birkaç baskıya ulaşabilen, sonra da unutulup giden siyasi veya dini risaleler, romanlar, şiirler ve benzeri böyledir. Ama şunu hatırdan çıkarmayın, ahmaklar için yazanlar her zaman karşılarında geniş bir dinleyici kitlesi bulurlar…

İyi eserler bırakmak ticari kaygı gözetmeksizin ve diğer hiçbir beklenti içerisinde olmadan niteliğe, sadece niteliğe yatırımı gerektirir.

İlker Taner UZUN

* Schopenhauer, 2009, s. 40

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir