“Bu dünyada elindeki tek varlık satabildiğindir. * Arthur MILLER

 

Dün gibi aklımda. 19 Kasım 2017, günlerden pazar. Yine tutmuş klasik sahaf gezmelerim. Elimde “okunacaklar” listesi, Galatasaray Lisesi’nin karşısındaki sokakta bir sahaflar çarşısı vardır bilenler bilir, işte oradayım. Birinden girip ötekisinden çıkıyorum dükkânların. Neyse aradığımı bulamamış olmanın aceleciliği ile attım kendimi dışarı, Beyoğlu’nun o herkesin bilmediği arka sokaklarına gizlenmiş kitap satıcılarında deneyeceğim şansımı derken biri çıktı karşıma.

Adı, Yusuf Esen
1938 Malatya, Akçadağ doğumlu.
Tam 79 yaşında.

Kırık dökük tekerlekli pazar arabasına doldurduğu sarımsakları, boynuna astığı ipe dizilmiş kırmızı acı biberleriyle İstiklâl Caddesi’nin tamirattan dolayı yayaların geçişine ancak bir koridor kadar yer bırakılan daracık, kırık dökük yollarında arabasının tekerleklerinin sökülmüş kaldırım taşlarına, su birikintilerine, insanların adamsendeciliğine takılmasına hiç aldırış etmeden, canhıraş bir şekilde yol açmaya çalışıyor kendisine Yusuf Amca.

“Nereden geliyorsun peki Yusuf Amca?”

“Bağcılar’dan.”

“Nasıl geldin peki?”

“Belediye otobüsüne bindim.”

Bağcılar’dan belediye otobüsüne binip oturanların çoğunluğunu yer vermemek için uyuyormuş veya kafalarına taktıkları o kocaman “çakma” kulaklıklarla transa geçmiş ileri geri sallanıp kendisini müziğin ritmine kaptırmış gibi yapan gençlerimizin oluşturduğu, ucuz parfüm rayihasıyla hemhal olmuş terin, tenin ve ağız kokularının birbirine karıştığı ve tabi aramıza yeni katılan, daha önce hiç bu kadar yakından tanımadığımız bir başka ırka, bir başka millete ait insanların anlamlandıramadığımız rahatlıklarına anlam yüklemeye çalışarak, bir yerlerden aşina olduğumuz ama anlayamadığımız bir başka dilde ve yine alışık olmadığımız kadar yüksek volümlü, nezaketten ırak, kaba, fütursuz, bir o kadar da cüretkâr ve küstah tavırlarına maruz kalmış bir otobüsle gelmişti Beyoğlu’na ve tabi ayakta. Tam 28 kilometre.

Peki Neden?

Çünkü herkes gibi yaşamak için “satmak” zorundaydı.

Bugün pazar. Yaş 79. Senin ne işin var bu yaşta ve herkesin “Sadece bir pazarım var.” deyip eğlenmeye, kafasını dağıtmaya geldiği bu hengamenin içinde?

Herkesin tatil günü olan pazar günü Yusuf Amca için normal, sıradan bir gün. Tatil de neymiş? İnsan günün akşamına kadar ırgat gibi çalıştıktan sonra bir de dinleniyor muymuş? Yetmez miymiş çayını çorbasını içtikten sonra yatıp sabaha kadar uyumak kendisine?

Yetmez.

Bunun adı insan. Bu düzende daha çok çalışıp daha çok üretip, daha az yaşamak zorunda.

Bir bağ sarımsağı 10 TL. ‘ye satmaya çalışıyor. “Poşet getirmeyi unuttum” diyor mücrim bir ifadeyle. Bazıları elde taşıyamayacakları düşüncesiyle vazgeçiyorlar almaktan, bazılarıysa bir şey almasalar da para vermeye çalışıyorlar ama kabul etmiyor asla Yusuf Amca.

Cebime elimi attım, cüzdanımdaki katlanmış kağıtların, alışveriş fişlerinin, kartvizitlerin arasından aldığım sarımsakların parasını bulmaya çalışırken sanırım biraz zamanı geçirmiş olmalıyım ki son derece mahcup bir sesle, “Yoksa kalsın evladım, helal olsun hiç önemli değil.” dedi. Olur mu öyle şey Yusuf amca?

Emekliliği yok. “Becerip de sigortalı olamadık.” diyor.
Evi kira; eşi ölmüş yıllar önce. Yalnız.

Bu insanlarla karşılaştığınızda ellerinden tutun, pazarlık yapmayın, üç kuruşa olmaz mı demeyin mesela olur mu?

Çünkü onlar etkili satış teknikleri, müzakere yöntemleri, fiyat sunmanın incelikleri, beden dilini kullanmanın on iki etkili yöntemi, karşınızdakinde satın alma arzusu uyandıracak muhteşem sunum teknikleri, alıcı olanı gözünden nasıl tanırım eğitimleri veya öyle ambalajlı kelimelerle insanlara nasıl yaklaşılır, etkili soru sorma yöntemleriyle ihtiyaçlar nasıl ortaya çıkartılır ve satış kapama yöntemleri nelerdir bilmezler.

İsterseniz istediğiniz fiyata da satın alabilirsiniz ellerindekileri çünkü itirazları karşılama ve onlarla başa çıkma yöntemleri ya da süper pazarlık stratejileri eğitimlerinin hiçbirini almamışlardır. Profesyonel satıcılarda olan acar hâl yoktur bu insanlarda mesela ve öyle cevval, atılgan da değillerdir hiç.

Yavuz Turgul’un senaryosunu yazdığı Züğürt Ağa filmindeki Şener Şen’in domatesleri yüklediği ve bir eliyle direksiyonu tutup, diğer eliyle de mikrofondan son derece kısık ve utangaç bir ses tonuyla, “domates domates” dediği sahneyi hatırlar mısınız? Kamyonetin kasasında da muhtemel siparişleri paketlemek için Can Kolukısa bulunur ve aralarında şöyle bir diyalog geçer.

“Agam biraz bağırsan, sesini kimse duymiy.”

“Ya ayıptır milleti rahatsız etmiyek.”

Seslerinin çıkması, insanların rahatsız edileceği anlamına gelir.

Onlar semt pazarlarından aşina olduğumuz, montunun üzerine sutyeni giyip, “Gel abla gel, ikizlere takke burada” diyebilen ve alışverişi son derece yaratıcı bir o kadar da özgün hale getirip oyunlaştırabilen esnaflarımızdan da değillerdir ve bu yüzden satmak zorunda kalıyor olmanın mahcubiyetini her zaman yaşarlar.

Paranızın olmadığına inanırlarsa ya da inanmasalar da sizi mahcup etmemek adına bir kuruş almadan ve zerre kadar müteessir olmadan da verirler ellerindekileri. Çünkü asıl zor olanın insan olduğunu bilmezler.

Sarımsak kokularının, sahaf kokularıyla kısa ve zaruri bir yoldaşlık yaptığı kitap dolu poşetimle dönerken evime dedim ki kendime “bu yapılan satış değil ya, bu bir hayatta kalma mücadelesi.

 

İlker Taner Uzun

*Satıcının Ölümü – Arthur Miller – Mitos/Boyut 1.Basım 2011- s.85

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir