İlk yurt dışı satış eğitimimi de başarıyla sunarak tamamlandım.

İlk yurt dışı satış eğitimimi de başarıyla sunarak tamamlandım.

Turkish Embassy in Bucharest (Türkiye Cumhuriyeti Bükreş Büyükelçiliği), Türk İşadamaları Derneği (TİAD), Ramada Bucharest Majestic Hotel’ in katkılarıyla düzenlenen ve Romanya Türkiye İş Kadınları Derneği’nin (AFART) 26 – 27 Haziran 2016 tarihleri arasında organize ettiği, “Satış Temsilcisi Yetiştirme Eğitimi”, son derece başarılı bir şekilde tamamlandı.

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
SATICININ ÖLÜMÜ

SATICININ ÖLÜMÜ

“Bu dünyada elindeki tek varlık, satabildiğindir” Arthur Miller – Satıcının Ölümü

Dünyanın en zor mesleklerinden biridir satışçılık. Sürekli bir “evet” yanıtının peşinde koşup durursun.

Sonuçları son derece sarih ve çok kolay bir şekilde ölçülebilen bir meslektir. Ay sonu gelir, hedef/gerçekleşen raporları alınır, ak mı kara mı belli olur.

Hedefini yakalamışsan, zaten görevini yapmış olursun. Yok, eğer yakalayamamışsan, sebebi her ne olursa olsun, başarısızsındır. Satış yoksa başarıdan da söz edilemez çünkü!

Tutturulması gereken kotalar, yoğun müşteri talepleri, uzun süreli saha çalışmaları ve seyahatler, yönetici ve zaman baskısıyla birlikte oluşan “ ya satamazsam” kaygısıyla iç içe yaşar satışçı. Ayrıca bunun yanında ruh hali her ne şekilde olursa olsun, dışarıya karşı da çok iyi bir görüntü sunmak durumundadır.

Bütün bu duygusal ve fiziki koşulların meydana getirdiği zorluklar sebebiyle ortaya çıkan motivasyon kaybı, zamanla mesleki tükenmişlik duygusunu da beraberinde getirir satışçıda.

Çağdaş Amerikan Tiyatrosu’nun en büyük oyun yazarlarından birisi olarak gösterilen Arthur Miller, Satıcının Ölümü adlı eserinde de böyle bir konuyu işler.

Her şeyin maddiyat, kazanmak ve itibar olduğu toplumda, Willy’nin hayat mücadelesi ve inandığı değerler uğruna yok oluşunun dramatik hikâyesidir Satıcının Ölümü.

Arthur Miller hikâyesinde, kişisel olarak haksızlığa uğramışlık duygusu ile boşuna yaşamışlık duygusu arasındaki ilişkiyi oldukça açık bir biçimde kaleme almıştır.

Hikâyede, mütevazı bir Amerikan ailesinin, yaşamdan beklediği son derece insani isteklerinden kesitler aktarılır. Ancak bu gelecek dolu hayaller, gerçeğin soğuk yüzüyle karşılaştıkça yok olur gider.

1940’lı yılların Amerika’sında geçer hikâye. Oyunun kahramanı Willy Loman, geçimini uzun yıllardır satışçılık yaparak kazanan, toplumun etik değerlerine saygılı, dürüst, çalışkan ve ailesini de bu yönde yönlendirmeye çalışan birisidir.

Her zaman doğru bildiği yolu bırakmaktan vazgeçmemiş, ailesinin geçindirebilmekten başka amacı olmadan yıllarca çalışıp durmuştur. Ancak altmış yaşına gelmiş olmasına rağmen, hala ev taksitlerinin, arızalanan buzdolabının, eskiyen aracının bakımını yaptırmak ve ev giderlerini ödemek için yoğun bir şekilde çalışmak zorundadır.

…”Düşünsene. Ömür boyu çalışıp, bir evin borcunu öde. Sonunda senin olsun, ama içinde oturacak kimse bulunmasın.”

Yaşadığı ekonomik zorluklar, nedeniyle psikolojisi iyice bozulan Willy, iş gücünü yitirmiş ve meslekte gününü doldurmuş bir satışçıdır artık ve başarıyı bir türlü yakalayamaz.

Artık ümidini yitirmiştir. Bir sabah tekrar seyahat etmek üzere evden çıktığında, yapamayacağını fark eder ve evine geri döner. Hikâye de burada başlar.

Willy, gitmekten vazgeçtiği seyahatinden evine geri döndüğünde, bu duruma şaşırmış olan karısı Linda’ya şöyle der;

…”Pek de güzel gidiyordum biliyor musun? İyiydim. Hatta manzaraya bile bakıyordum, hem de yıllar yılı her hafta yollarda olmama rağmen. Hem oralar öyle güzel ki Linda. Ağaçlar öyle sık, güneş öyle ılık ki. Ön camı azıcık aralayıp, ılık havanın her yanımı sarmasını sağladım…”

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn